osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Haziran 2013 Cuma

SEFA: Kanada Montreal'de Osmanlı Tatları / Les saveurs ottomanes à Montréal, Canada


Sizleri Kanada Montreal'lilere Osmanlı şerbeti içiren, aşure yediren ve hünkar beğendiye alıştıran Fatma Mayil ile tanıştırmak istiyorum. Fatma benim hem meslektaşım hem anne arkadaşım. Mimari büroda sıkıcı çizimler yaparken online olarak bizimle restoran açma hayallerini paylaşırdı. Biz sadece hayal kurduğunu sanırken o, gün be gün hayalini gerçekleştirdi, önce yeri kiraladı, sonra özenle dekore etti, sonra bir gün menüyü paylaştı. Derken SEFA hayal değil gerçek oldu. Montreal'lilere Osmanlı lezzetlerini sevdiren Fatma'ya merak ettiklerimi sordum. Sefa ile ilgili daha fazla bilgiyi burada bulabilirsiniz.

Je tiens à vous présenter Fatma Mayil. C’est elle qui a fait déguster du “şerbet » (sorbet ottoman), qui a fait goûter le « aşure » (dessert à base de céréales) et qui a fait apprécier le “hunkar beğendi” (plat ottoman à base d’agneau sur purée d’aubergine) aux Canadiens de Montréal.

Fatma est à la fois ma collègue, et mon amie-maman. Tout en planchant sur des croquis ennuyeux dans un bureau d’architecture, elle nous faisait partager sur le web ses désirs d’ouvrir un restaurant. Nous, nous croyions qu’elle ne faisait que rêver ; mais au fil des jours, elle a réalisé son souhait. Elle a d’abord loué le lieu, puis l’a décoré avec le plus grand soin, et nous a enfin fait part de sa carte de menu.

C’est ainsi que SEFA est devenu réalité.

J’ai posé à Fatma les questions qui m’intriguaient, elle qui a réussi à faire apprécier les saveurs ottomanes aux Montréalais.

Voici donc à propos de Sefa.
 

5 Ağustos 2010 Perşembe

bir kase sıcak çorba


 
 Şehzadenin sünnet ziyafetinde çorba içenler.  Levni, Surname-i Vehbi

Çorbaları yazmak için uzun zamandır bekliyordum. Ramazan yaklaşırken şimdi tam zamanı diye düşündüm. Yazımız çorba hakkında. Çorbanın kültürümüzdeki yeri hakkında. Bilgilerin çoğunu Tuğrul Şavkay'ın "Osmanlı Mutfağı" kitabından derledim. Diğer bilgiler de önceden okuduklarım ve öğrendiklerim.

Diğer mutfaklarda da "çorba" bir yemek türü olarak yer almasına rağmen Türk Mutfağı'ndaki çorba onlardan ayrılır. Bizim sulu tencere yemeklerimiz yabancılar tarafından çorba olarak yorumlanırlar. Aslında Türk Mutfağı'ndaki çorbalar onlarınkilere göre daha sulu, daha az taneli ve ya etlidir. Bu durum dile de yansır, bizde çorba "içilir, onlarda ise "yenir".

En eski çorbamız Orta Asya'dan beri mutfağımızda olan mercimek çorbası. Bugün dikkatimizi belki çekmeyen bir şey ama erişte ile tanışmamız da Çinliler sayesinde olmuş. Bizim erişte katarak yaptığımız çorbaların benzerleri (tabi ki farklı baharatlarla) Çin restoranlarında bol miktarda bulunmakta. Sadece bize özgü olan tarhana da hem en eski çorbalarımızdan biri hem de bana sorarsanız tüm hazır çorbaların atası.

Şaşırtıcı bir ara bilgi de "terbiye" hakkında. Yumurta sarısı ve limon suyu karışımı ile yapılan terbiye mutfağımıza Bizans'tan geçmiş.

Tavukla yaptığımız çorbalar ise hemen hemen tüm mutfaklarda yaygın. Ancak yoğurt kullanımı konusunda tüm dünya mutfaklarından ayrılıyoruz. Batı mutfaklarında sadece meyveli ve şekerli olarak tüketilen yoğurt, bizim mutfağımızda ana yemeğin yanında, içinde, hatta bir çok tarifte yer alır.

Bugün evlerimizde  pişen akla gelen ilk çorbalar, şehriye, mercimek, yayla, domates, tarhana. Bence bunlar ana çorbalar. Bir de doğu mutfaklarında daha yaygın olan içine minik bulgur köfteleri ya da kıyma köftelerinin eklendiği yuvalama, doyurucu çorbalar var ki ana yemek niyeti ile de içilebilirler.

Sağlıklı beslenme için yemeğe çorbayla başlamak çok önemli bir adım. Açlık sonrası hızla yenen kalorili yemekler kan şekerini yükselterek bağ ağrısı yaparlar. Oysa ki sıcak bir çorba
hem düşük kalorilidir, hem doyurucudur hem de boş olan mideyi sararak onu ana yemeklere hazırlar. Bu nedenle Ramazan'da iftara çorba ile başlamanın büyük önemi var.

Yazın soğuk olarak içtiğimiz yoğurt, buğday ve nohuttan yapılan "ayran aşı" çorbası bizi serinletir. Kışın soğuk algınlığında içilen bol limonlu tavuk suyuna şehriye çorbasına kimse hayır demez.

Sofranızdan çorba eksik olmasın. En kolay çorba tarifleri ile önümüzdeki günlerde burada buluşmak üzere.


 

16 Temmuz 2010 Cuma

tarçın hakkında...



Blogumuzun adı "tarçın tadında" olduğuna göre sadece tarçın hakkında bir yazı yazmasam olmazdı.
 

Tarçın, insanlık tarihinde bilinen neredeyse en eski baharat. Anavatanı Sri Lanka olan tarçının geçmişi M.Ö. 2800 tarihli Çin yazmalarına kadar gidiyor. Antik Mısır'da tarçının mumyalama işlemleri sırasında kullanıldığı biliniyor. M.S. 1. yy. daki yazılara göre 350 gram tarçının değeri 5.000 gr. gümüşle eş tutulmuş. Tarçın, Ortaçağ'da da doktorlar tarafından boğaz ağrısı ve öksürük tedavisinde kullanılmıştır. 

Güney Asya, Orta Amerika ve Brezilya'da yetişen ağacının kabuklarının soyulup kurutulması ile elde edilen tarçın hem çubuk hem de toz formunda kullanılır. Toz olarak çeşitli hamur işlerinde, sütlü tatlılarda, bisküvilerde kullanılır. Tabiki boza ve salebi tarçınsız düşünemeyiz. Çubuk olarak ise bitki çaylarında kullanılır. Hatta sadece tarçın çubuğunu sıcak suda bırakarak üzerine bal ve limon ekleyerek çok hoş kokulu ve şifalı bir çay yapabilirsiniz. 


Tarçının şifalı etkilerini ise daha sonra ayrı bir yazıda anlatalım.
 

Ayrıca tarçın, içerdiği fenoller sayesinde et ve süt ürünlerini bozan bakterilerin oluşmasını engellediği için de oldukça değerli bir baharattır.
 

Osmanlı Mutfağı'nda tarçın çok yoğun kullanılan bir baharat. Hatta 15. ve 16. Yüzyılda hemen hemen tüm et yemeklerinde Kişniş,Kimyon ve Tarçın kullanılırmış. Pilavlar ise genellikle safran ile pişirildiği gibi, tarçınlı veya yenibaharlı da yapılırmış. İki yüzyıl öncesine kadar tarçın, bugünkü karabiber kadar yaygın kullanılan bir baharatmış. Tarçın kullanılan bazı yemekler ise Acem pilavı, Kubuni pilavı (koyun eti, fıstık ve çeşitli baharatlarla yapılan bir pilav), tarçınlı uskumru balığı yahnisi ve mesir macunu.
 

Benim kişisel tarihimde de tarçın çok önemli bir yere sahip. Küçükken annemin pişirdiği sütlaçları üzerine tarçın ekmeden asla yiyemezdim. Yine ben küçükken Brooklyn marka tarçınlı bir sakız vardı, gözlerimizden yaş da gelse çiğnemeden duramazdık. Yıllar sonra Uğur Eskioğlu sayesinde Starbucks'ın tarçınlı minik şekerleri ile tanıştım. Yine gözümüzden yaş gelerek yedik. Şimdi kendi mutfağımda tarçın en baş köşede duruyor. Hem toz olarak hem de çubuk olarak bolca tüketiyorum. Tarçını o kadar çok seviyorum ki blog için isim düşünürken ilk aklıma gelen tat oydu ve hemen kararımı verdim. Kimileri için çok keskin olan tarçın aroması kimilerine de vazgeçilmez bir haz veriyor. Uğur'un tarçınla ilgili yıllardır unutmadığım bir yorumuyla bu yazıyı bitirelim : "Tarçın için ruhumu satabilirim :) "

Paylaş

print

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...